Değişen Trendler?

futbolbook


AC milan's coach Cerlo Ancellotti (R) ta

Avrupa’nın kulüp bazında en büyük turnuvası olan Şampiyonlar Ligi’ni hiçbir takım iki kez üst üste kazanamadı. Bu sene de geçen senenin şampiyonu Bayern Münih, oldukça gürültülü bir şekilde yarı finalde elenirken, gol dahi atamamış olmaları ve pas oyununun etkisiz kalmış olması da yine Avrupa futbolunda trendlerin değişip değişmediği sorularını beraberinde getirdi.

Pep Guardiola’nın 4 sezon çalıştırdığı Barcelona’da iki şampiyonluk görüp, iki de yarı final kaybettiğini artık hemen hemen herkes biliyor. Hatta kazanılan iki finalin de aynı takıma karşı olması ve kaybedilen iki yarı finalin de aynı futbol akımına karşı kaybedildiğini de. Guardiola’nın mükemmelleştirdiği anlayış, rakiplerini de karşı stratejileri mükemmelleştirmeye itti haliyle.

Barcelona, 1992 yılında Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nın finalinde Sampdoria’yla karşılaştığında, Johan Cruyff herkesin tahmin edebileceği gibi sistem olarak 4-3-3′ü tercih etmişti. Pep Guardiola ise o gün yine savunmanın önündeki kesici pozisyonundayken, aynı pozisyonda bugün Barcelona formasını terleten Sergio Busquets’in babası Carles de yedek kaleci olarak kulübede yer alıyordu. Barcelona, o gün maçı ancak uzatmalarda Ronald Koeman’ın ayağından bulduğu bir frikik golüyle kazanmış olabilir ancak atılan temel meyvelerini vermiş ve hedeflenen şekilde Avrupa’nın en büyük kupası kaldırılmıştı. Zaten 1991-1994 arasına bakıldığında Barcelona’nın ligi 4 kez üst üste kazandığını, bir kez Avrupa’nın en büyüğü olduğunu, bir kez de finalde Şampiyonlar Ligi’ni kaybettiğini görüyoruz. Pep Guardiola’nın Barcelona’yla 4 senelik süreçte yakaladığı başarılarla oldukça benzerlik gösteren bir tablo.

 

442v433

PANZEHİR

Son birkaç aydır düzenli olarak Arrigo Sacchi‘nin adını ve futbola yerleştirdiklerini telaffuz ediyoruz. Alan kapatmak, topsuz oyunda hareketlilik ve takım boyu gibi kavramları da sıkça dile getiriyoruz. Oyunun savunma yönünde alanı mümkün mertebe daraltıp rakibe nefes alacak boşluk bırakmayan bu anlayış, hücumda da hızlı çıkışlarla geniş alana yayılmayı temel prensip edinmişti. Sacchi’nin koltuğunu emanet ettiği Fabio Capello’nun bu anlayışla 1994 Şampiyonlar Ligi finalinde Cruyff’un Barcelonasını 4-0′la geçmiş olması da sürpriz değil. Capello’ya dair burada bir parantez açmakta fayda var. Tecrübeli teknik adamın kendisinin de dile getirdiği gibi, Milan o maçta tam bir risk savunması uygulamıştı. Sağ bek Ferrer’e hiç baskı yaptırmayan, ancak ihtiyaç duyulduğunda getirilen yardımlarla topa ani baskı uygulatan Capello, bunun faydasını oldukça görmüştü.

20 sene sonrasına, yani bugüne döndüğümüzde, o gün 4-0 kaybeden Barcelona’yla sahada olan Pep Guardiola’nın anlayışının, Sacchi’nin teknik direktörlüğü esnasında Milan’da futbol oynamış olan Carlo Ancelotti tarafından halının altına süpürülmüş olmasını da sürpriz olarak görmemek gerek, çünkü anlayışlar çok da değişmedi. Ancelotti aktif futbol hayatına 1992 sezonunun sonunda nokta koymuştu, ancak 1994 finalini bir Milanlı olarak arkasına yaslanıp keyifle izlediğine ve bundan çok büyük dersler çıkarttığına şüphe yok.

İtalyan teknik adam, kariyeri boyunca sıkı bir klasik 4-4-2′ci olmamış olabilir. Hatta Milan’ı çalıştırdığı ve iki kez Şampiyonlar Ligi şampiyonu yaptığı süreçte de bu düzeni hiç tercih etmedi, ancak karşısındaki anlayış pas oyunu oynamaya çalışan ve topa sahip olmayı temel prensip edinen bir anlayış olunca, panzehrini uygulamaktan çekinmeyen ve bu esnekliği takımına yansıtabilen bir teknik adam. Bunu da bu sezon Copa del Rey finalinde Barcelona, Şampiyonlar Ligi yarı final eşleşmesinde de Bayern Münih karşısında gördük.

FARKLI ANLAYIŞLAR?

1995 ve 1996 yıllarında üst üste Şampiyonlar Ligi’nde final oynayan ve birini Milan’a karşı kazanıp, birini penaltılarla Juventus’a kaybeden Ajax da Barcelona’dan daha farklı bir anlayışa sahip değildi. Louis van Gaal aslında sahaya bire bir aynı sistemi uygulayan bir takım sürmüş ve Guardiola’nın bir önceki sezonki rolünü, Guardiola’dan önce Barcelona’yı çalıştıran ve Guardiola’nın tepeye taşıdığı takımın temellerini attığı sıkça yazılıp çizilen Frank Rijkaard’a vermişti. Çok büyük(!) bir değişim değil mi?

1996, 1997 ve 1998′de üç kez üst üste finale yükselen, birini penaltılarla kazanıp ikisini kaybeden Juventus acaba ne oynuyordu? Marcello Lippi’nin üç finalde üç farklı rakibe karşı üç farklı diziliş tercih etmesi sürpriz miydi? 4-3-3 oynayan Ajax’ı bir nevi kopyalayan Lippi, 1997′de 3-5-2 oynayan Dortmund’a kaybedince, 1998′de diamond oynayan Real Madrid karşısında 3-5-2′yi tercih edip gerideki ekstra adamdan faydalanıp, ön alanda da stoperlere ikiye ikilik bir baskı kurmayı hedeflemesi de aslında hep sonuç odaklı taktiksel esneklik.

 

perfectdiamond

1998′de Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Real Madrid’in başında Bayern Machine’in yaratıcısı Jupp Heynckes’in olduğunu kaç kişi hatırlar? Aynı sene Fransa kendi evinde düzenlediği Dünya Kupası’nı kazanırken, Aimé Jacquet’ın “lüzumsuz bir şekilde defansif” eleştirilerine maruz kalırken aslında aynı sistemi uyguladığı kimin aklında kalmıştır?

Filmi 10-15 yıl ileri saralım; Geçtiğimiz sezon Heynckes’in mükemmelleştirdiği o Bayern Münih takımının temellerini aslında Louis van Gaal’in attığını kim ne derece dikkat etmiştir? 2009′da Bayern Münih’in başına geçen ve takımını 2010 yılında Şampiyonlar Ligi finaline taşıyan van Gaal’in sistemine küçük dokunuşları doğru takviyelerle yapan Heynckes’in 2013′te mutlu sona ulaşması ne derece sürprizdir? 1995 Ajax ile 1998 Real Madrid mutlaka farklı takımlar, ama temel prensipleri aynı. Cruyff’un açıkladığı diamond prensibinin, aslında oynattığı 4-3-3′ten hiçbir farkının olmaması da bu benzerliği kanıtlıyor zaten. Bu noktada birbirlerine benzer anlayışlara sahip ve birbirlerinin anlayışlarını devam ettirecek nitelikte iki teknik direktörle art arda çalışan Bayern Münih yönetiminin de stratejisinin ne derece doğru olduğu ortaya çıkıyor.

PRAGMATİZMİN YÜKSELİŞİ

2000′lerin başından itibaren yerel liglerde daha hücumcu anlayışlar nispeten başarılı olmayı başarırken, uluslararası sahnede savunmayı iyi yapan ve doğru alan paylaşan ekipler öne çıkmaya başladı. 1999′da uzatmalarda yediği iki golle finali kaybeden Bayern Münih’in buna rağmen üst düzey kalabilmesi, “savunmacı” anlayışlı Cuper’in Valencia’ya 2000 ve 2001′de oynattığı final ve hatta tarihin belki de en sıkıcı finallerinin 2000-2004 arasında oynanmış olması da ekiplerin ve teknik adamların ne derece sonuç odaklı olduğunu kanıtlar cinsten. 2001 finalinde normal süre ve uzatmada sadece iki tane penaltıdan gol olması ve maçın penaltılara gitmesi, 2003′te de normal süre ve uzatmadan gol çıkmayıp yine penaltıların sonucu belirlemiş olması, sağlamcılığın ulaştığı boyutları aslında açıklıyordu. Buna rağmen henüz daha en sağlamcı anlayışlar ise ortaya çıkmamıştı.

Dönemin bir diğer yükseleni olan Rafa Benitez ise, uzun süre sonra ilk kez bir takımı dört hatla sahaya dizecek ve günümüze dahi damga vuran 4-2-3-1′in kulüp takımları bazında ilk kez telaffuz edilmesini sağlayacaktı. Kendisi göreve gelmeden önce Hector Cuper yönetiminde dönemin trendi diamond’u kullanan Valencia’da değişikliğe giden ve iki forvet kullanmak yerine iki kanat oyuncusunun ortasına Aimar’ı yerleştiren Benitez, Roger Lemerre’in Euro 2000′de Fransa’ya Avrupa şampiyonluğunu getiren sisteminden ilham almıştı belki de.

 

fra-val

2004 yılında, bir önceki sezonun Uefa Kupası’nın sahibi José Mourinho ve Porto, sırasıyla Manchester United, Lyon ve Deportivo’yu eleyerek finalde bir diğer sürpriz takım olan Monaco’nun rakibi olduğunda, birçokları futbol için yeni bir dönemin açılmak üzere olduğunu mutlaka düşünmüştür. Deschamps’ın çalıştırdığı üretken Monaco ve pragmatik Mourinho’nun çalıştırdığı Porto’nun sadece o finalde karşılaşmış olmaları da aslında futbol adına üzücüdür, zira o maçta Monaco tam kadro değildi ve finali kaybettikten sonra dağıldılar, Mourinho da kariyerine Chelsea’de devam etti.

O zamanlar henüz futbola bu kadar negatif yaklaştığı düşünülmeyen José Mourinho giderek aktif en pragmatist teknik direktöre dönüşecekken, Avrupa futbolunun görüp görebileceği en sonuç odaklı anlayışın zaferi ise 2004′ün yazında gerçekleşecekti. Portekiz’in ev sahipliği yaptığı Euro 2004′te, belki de tarihin en büyük sürprizi yaşandı ve Yunanistan sırasıyla Fransa, Çek Cumhuriyeti ve Portekiz’i sırasıyla 1-0′la geçerken goller hep aynı şekilde gelmiş ve Yunanistan’ın uyguladığı muazzam savunma performansı da kadrosu kısıtlı birçok teknik direktörü bu tip bir oyun oynatmaya yöneltmişti. Otto Rehhagel’in rakibinin sahaya yayılışına göre şekil alan kadroları ve aşırı disiplinli bir şekilde uygulanan adam markajının bu kadar etkili olması da sadece bir seferlik bir başarıyı beraberinde getirebilirdi ve öyle de oldu. Bu kadar katı adam markajı yapılırken risk savunması olur mu? Pek tabii olur. Savunmada, çift forvet oynayan takımlara karşı nispeten 3′lü gibi görünen, tek santrafor kullanan takımlara göre ise klasik 4′lü savunma kullanan Yunanistan takımı, aslında bu ekstra adam anlayışını ise 90′ların sonundaki Şampiyonlar Ligi finallerinden almıştı belki de.

 

euro04-gre

Nispeten daha zayıf takımların kendi ceza alanları çevresine kalabalık bir şekilde kilitlenmeyi temel prensip edinip, hızlı kontralar veya duran toplarla sonuca gitme çabaları futbolu “çirkinleştirdi” denilebilir belki, ama benzer prensiplere sahip, geniş kadrolu ve kuvvetli takımlar da mevcuttu. Bu da kontraya meyilli, hızlı ve teknik oyuncuların önemini artırdı. 8-10 saniye içerisinde çıkılan kontraların yanı sıra, takımların bir yaratıcı oyuncudan faydalanabilmek için daha savaşçı karakterli oyunculara yer vermeleri de, yine birçok alt seviye takımın sadece fizik gücü ve mücadelesi yüksek olduğu için topu oyuna sokmakta zorluk çeken oyunculara forma vermesiyle sonuçlandı. Yetenekli ve pozitif anlayışa sahip oyuncu gruplarının oluşturduğu takımlar genellikle yerel başarılarla yetinirken, uluslararası sahnede önceden de olduğu gibi yine savunma kazandı.

Bütün bu anlayışların panzehrinin ise pas oyunu ve 4-3-3 olması da apayrı bir durum. Euro 2008′de İspanya’nın oynadığı oyun ve sonrasında yaşanan Barcelona dominasyonunun 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012′de İspanya’ya yansıması da tekrar 1991-1994 arasında yaşanan Barcelona üstünlüğünü hatırlatan cinstendi. Barcelona’nın düşüşü başlarken, düşüşe sebep olan anlayışın yine 4-4-2 ve risk savunması olması da bu 20 yıllık döngünün tamamlanması demek oldu. Bugün Atlético Madrid ve RB Salzburg bu anlayışı müthiş uygularken, Atlético rakibi orta sahada sıkıştırmayı, Salzburg ise daha savunmadan çıkmadan terste yakalamayı amaçlıyor. 90′larda ve 2000′lerin başında etkili bir şekilde kullanılan 3′lü savunmanın ise yavaş yavaş tekrar gün yüzüne çıkmaya başlaması da, futbolda aslında anlayışların hiç değişmediğini ve hep mükemmelleştirilen bir sistemin panzehrinin de illa ki zaman içerisinde doğru strateji ve oyuncu grubuyla üretilebileceğini gösteriyor.

SONUÇ

Mutlaka bir anlayış ve bir takım belli aralıklarla öne çıkıyor. Sonra illa ki başka bir teknik direktör de bunun panzehrini geliştiriyor. Futboldaki döngü hep böyle ve bu da hep değişen trendleri işaret ediyor. Oyuncu tipleri hep buna göre gelişiyor, takımlar altyapılarını buna göre hazırlıyorlar ve düşünülen şekilde oyuncu yetiştirmeye özen gösteriyorlar. En basitinden belki bugün demode olan, ama aslında rolü değişmiş olan klasik 10 numaralar, 5-10 sene sonra tekrar aranan kan haline gelecek, kim bilebilir?

Fırat Aktav - yarisaha.com

www.futbol-book.com

Bu sayfa şuana kadar 13035 defa görüntülendi.

futbolbook

Diğer Manşetler

Sayfa

‹‹ 1 2 3 4 5 6 ››
futbolbook