''Yaş 35, yolun yarısı eder...''

futbolbook

 

"Cahit Sıtkı'nın satırlarına benzerdi onun kariyerine başlangıcı. Ömrünü rakip kale etrafında yarılayacaktı Raul, sadece oynamayacak, ders de verecekti."
 
 

İspanya bir anne ise; Madrid onun göz bebeği, ilk göz ağrısı gibiydi. Ülkedeki aristokrat sınıf için el emeğiyle hazırlanmış bir evdi aynı zamanda. Bu şehirde yaşayan herkesin, bir şekilde zirve tutkusu vardı. Bir asırı aşkın tarihinde kazandıklarıyla Real Madrid, bu şehir için biçilmiş kaftandı. Fakat her şeyin ötesinde, böylesine bir şehir için bile sevilecek bir kaç değer vardı. bu değerlerin belki de en güzeliydi. Görebileceğiniz en kasvetli şehirlerden birinde, en ücra sokağın köşesinde bile ona dair hikâyeler vardı. Şehir Franco gibi baskıyla kazananları da görmüştü,  Di Stefano gibi ahlâksız bir oyunun ardından tarih yazanı da. Fakat böylesine bir romantik, onlar için bir ilkti.

Raul Gonzalez, 27 Haziran 1977'de yine Madrid için zaferle biten bir sezonun ardından dünyaya gelmişti. Şehrin diğer takımı Atletico'nun aksine Madrid, Barcelona ile birlikte İspanya futboluna ambargo koymaktaydı. O dönemde yaşayan her çocuk gibi şüphesiz Raul'ün de aklının bir köşesinde futbolculuk yatıyordu. Üstelik, ona bahşedilmiş yeteneklerin henüz farkında bile değildi. Futbola başladığı mahalli bir takımın ardından Atletico Madrid'in yolunu tutan Raul için işler yolundaydı. O İspanyol Tsubasa'yken, rakip kaleciler de (Tsubasa ile Wakabayashi'nin karşılaştığı anı bilirsiniz...) onunla ilk ve son kez karşılaşmak için duacıydı sadece. Fakat Raul ve o dönemde Atletico'nun alt yapısında olan bir çok genç için kırmızı-beyazlı forma ile devam etmek imkânsızdı. Atletico, alt yapı tesislerini bütçe kısmak adına daraltırken, genç Raul de onun üzerine en çok yakışacak formayı giymek üzere şehrin diğer takımı Real Madrid'in yolunu tutuyordu. Arkadaşları onun kadar şanslı değildi, böylesine bir başarı baskısı varken burada genç bir futbolcu olmak dahi bu baskıyı sırtlamak demekti. Raul bunu başaracaktı.

Real Madrid'in Castilla adı verilen C ve B takımlarından yükseldikten sonra Raul, 1994-95' sezonunda Madrid formasıyla profesyonel oluyordu. Cahit Sıtkı'nın satırlarına benzerdi onun kariyerine başlangıcı. Ömrünü rakip kale etrafında yarılayacaktı Raul, sadece oynamayacak, ders de verecekti. Teşbihte hata olmaz, benim görüşümle İspanyol Tsubasa, ilk 7 maçında 13 gol atarak genç futbolcuları zaman kaybı olarak gören ''kazanmaya odaklı Madrid zihniyetinin'' ağlarını delecekti. İspanya ve Madrid'in efsanevi forveti olan Emilio Butragueno benzetmeleri şimdiden gazete küpürlerini süslemekteydi. Üstelik bunun yanında henüz ilk sezonunda Madrid derbisinde Atletico filelerini havalandıran Raul, o alt yapıdayken bütçe programlaması bahanesiyle kemer sıkan Jesus Gil'i koltuğuna gömecekti. Raul sahada oldukça, Jesus'ın kemiklerinin sızlamaya devam edeceği de su götürmezdi. Tribünler artık onu kabullenmişti. 1996-97, 2000-01' ve 2002-03' sezonlarında Madrid ile La Liga'yı kazanırken, toplamda 61 golü sadece ligde kaydetmişti. O artık İspanyol Tsubasa'dan çok daha fazlasıydı. Sol ayağına bahşedilen tüm yeteneklerin yanında, tam bir beyefendiydi. Madrid'de oynayan her futbolcu az çok yetenekli, kazanmayı hak etmiş adamlardı. Fakat Raul'ün eflatun beyazlı forması, 7 numarası ve pazubandı (Fernando Hierro'dan 2003'te aldığını hatırlatmak gerek) tapılacak şeydi doğrusu. Üstelik ülkesel başarıların yanında, aynı dönemde tam 3 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu kazanan Real Madrid'in, ''asrın takımı'' ünvanını aldığı sıralarda, hikâyenin baş kahramanıydı. Florentino Perez'in ''Galaktik'' projesi devam ettiği sırada onun yanına sayısız yıldız yakıştırılmıştı. Önceleri Morientes ile ortaklık kurmuş, daha sonra da Ronaldo ile muhteşem bir ikili olmuşlardı. Fakat ne gelenler, ne de gelmesi istenenler onunla kıyaslanamazdı. Bir efsanenin alternatifi, parayla satın alınamazdı zaten.

Galaktik projesinin kasveti, dönemin Barcelona'sının gerisinde kalmaya başlamıştı. Ekonomik sorunlar yavaş yavaş kendini gösterse de; Raul, Casillas, Guti gibi Madrid'in oğlanlarının omuzladığı takım, gittiği yere kadar gidiyordu. 28 Ekim 2005'te, 2-1'lik Olympiakos maçında Şampiyonlar Ligi'nin en golcü oyuncusu konumuna ulaşan Raul, formasına sığmayan bir kaptan oluvermişti. Fakat, Raul artık akıp giden yıllar kadar hızlı değildi. Hâlâ muhteşem bir tekniğe sahipti, deyim yerindeyse ''sol ayağıyla konserve kutusu bile açabilirdi''. Fakat kazanamazsa kovulacağını bilen antrenörler, yavaş yavaş onu kulübeye doğru itiyordu. 2008 yılında, kendisi gibi alt yapıdan gelen Casillas ile ''ömürlük sözleşme'' hakkı kazansalar da, bu bir formaliteden başka bir şey değildi. 2010 yılında Jose Mourinho takımın başına geldiğinde Raul'ü kesinlikle görmek istediğini beyan ediyordu. Fakat Raul, bir alternatif olmayı reddetmişti. Eflatun beyazlı formayla çıktığı 550 maçta 228 gol atan efsane, belki de hayatında ilk kez takım arkadaşları olmadan bu şehirden ayrılıyordu. Belki de Madrid ilk kez bu kadar hüzünlüydü. Kazanmak kesinlikle her şey olmamalıydı. İlk kez giden birinin ardından boynu bükük, iki kelâm edemez haldeydi Madridliler. Schalke formalı Raul olacak iş miydi? Oluyordu.

Hiç şüphesiz ki saygı duyulan tüm yeteneklerinin yanında Raul, harika bir profesyoneldi. Schalke taraftarları onu ayakta selamlarken, eleştirmekten hoşlanan bir çok insan yaşının geçtiğini, para kazanmak için burada olduğunu söyledi. Fakat o Katar ve ABD'den gelen teklifleri reddedip buraya gelmişti. Felix Magath, Raul'ün imza töreninde küçük bir çocuğun eline oyuncak verildiğinde takındığı yüz ifadesiyle soruları cevaplıyordu. Burada geçireceği 2 yıl, onu Ruhr Havzası'nın kömürden sonra en değerli madeni yapacaktı. Jurado ile yakaladığı uyum, Huntelaar'ı yeniden diriltecek olan pasları ile Schalke'nin tahmin edebileceği en kötü senaryo olan Dortmund'un üst üste 2 yıllık şampiyonluk serisinde, yüzleri güldüren belki de tek sebep olarak Veltins Arena'da olacaktı. Burada bir kupa kazanamasa dahi, o zaten Madrid'den ayrılırken kazanmadan da sevilen bir adam olduğunu çoktan ispatlamıştı. Onu Raul yapanın Madrid olmadığını kanıtlamak için oynuyordu belki de, vefasızlığa kendince cevap veriyordu. Üstelik Schalke'nin ona kattığı tek şey, kariyerindeki 400. golünü attığı yer olmasıydı. Ötesi yoktu. Fakat,  paranın döndüğü oyunda bazıları karşılıksız oynardı. Raul de onlardan biriydi. Schalke'de sözleşmesini bitirirken, 35 yaşına gelmişti. Belki de ilk kez hem sevdiği işi yapıp, hem de dinlenmek için Katar'a,  Al Sadd'a gidiyordu...

Socrates, oynarken demokrasiyi öğreten bir adam olmuştu kariyeri boyunca. Telmo Zarra, attığı her golde ezilen Bask halkını bağımsızlığa biraz daha yaklaştırmıştı. Raul ise oyunun anlam yüklediği bir başka güzel adamdı. Kazanmaya tapan bir şehre, kazanmadan da sevileceğini öğretti Madrid'e veda ederken. Almanya'ya geldiğinde, akıp giden zamanın sadece bir formalite olduğunu kanıtladı onu eleştirenlere. Şimdilerde Katar'da çok daha farklı bir görevi var.Belki de son görevini yerine getirmek için Katar'da,  duygularını bile paranın yeşili bürümüş insanların gönüllerine futbol serpiyor Raul Gonzalez. Cahit Sıtkı'nın satırlarındaki gibi: ''Yaş 35, yolun yarısı eder...''

Bu sayfa şuana kadar 12102 defa görüntülendi.

futbolbook

Diğer Manşetler

Sayfa

‹‹ 1 2 3 4 5 6 ››
futbolbook